 Eğitim, hukuk, sağlık yaşantımızda en önemli üç olmazsa olmazı. Günlerden cumartesi, sabahın saat altısı işim icabı evimden çıkıyorum. Aşağıya iniyorum. Oturduğumuz sitenin önündeki otobüs durağı öğrenci dolu. Hepsi kursa gidiyor. Kimi üniversiteye hazırlanıyor. Kimi kolej sınavlarına. Ne zaman bu çocukları görsem, ne şanslı bir öğrencilik geçirmişim diye düşünürüm. İnsanlar her türlü ihtiyaçlarından kesip, kazançlarına göre çocuklarının eğitimine pay ayırıyorlar. Kimileri çocuklarına özel öğretmenler tutarak, kimileri hafta sonlarında dershanelere yollayarak, onların daha iyi bir geleceğe sahip olması için büyük bir caba sarf ediyorlar. Tabii bu olanağı hiç bulamayan öğrenciler, başka bir değişle çocuklarına bu imkânı veremeyen aileler de var. Artık iyi bir koleje ya da iyi bir üniversitenin bilmem hangi fakültesine gitmek için devletin okullarında alınan öğrenim yetmiyor. Okuyor musun? Diye sorduğum bir gençten aldığım şu cevaba artık öyle alıştım ki ''Evet, lise bitti. Üniversiteye hazırlık kursuna gidiyorum''. Hızlı okuma tekniği, test çözüm tekniği gibi üniversite sınavlarını kazanmanın parayla satışa sunulan kopya teknikleri var. İşte bunlar sadece özel dershanelerce veriliyor. Her şey paraya dayanıyor. Adım başı dershane tabelaları, reklâmlarıyla dolu bir ülke olduk. Özel dershaneler, ekonomi dünyamızın da karlı kuruluşları olarak hayatımızın parçaları oldular. Artık çok katlı binaların mülk sahipleri binalarını bu kar getiren kuruluşlara kiraya vermek için caba harcar oldular. İsimleri bizlerce çok yakından tanınan kocaman holdinglerin çok özel üniversiteleri var. Artık onlar holdinglerinde, yönetici koltuklarını, bankalarının kasa anahtarlarını teslim edecekleri kişileri kendi üniversitelerin de yetiştirmek istiyorlar. Veya başka bir değişle paralarının günahlarını, sırlarını paylaşacakları insanları kendi üniversitelerin de yetişmiş öğrencilerden seçmek istiyorlar. Ne tuhaf değil mi özel anaokulları, özel ilkokullar, özel kolejler, özel dershaneler, özel üniversiteler.
Devlet Hastanelerine gidildiğin de insan seliyle karşılaşıyorsunuz. Bu insan kalabalığı her geçen yıl katlanarak artıyor. Tabiî ki nüfusumuz her geçen yıl artıyor. Bunun doğal sonucu devlet hastaneleri hem bina, hem personel, hem doktor, hem alet yönünden yetersiz kalıyor. Ve bu arada son yıllarda özel hastanelerin sayısın da hatırı sayılır bir artış görülüyor. Eğer paran yoksa sakın hasta olma. SSK, Bağ kur, Emekli Sandığı gibi kuruluşlardan herhangi birinin üyesi de değilsen vay haline! Can parayla alınıp, parayla satılıyor. İnsanlar hastane acil servis kapıların da yakınlarının cenazelerini beklerken nasıl da mazlum ve biçare bir vaziyette ''takdiri ilahe böyleymiş'' diyip kaderlerine boyun eğiveriyorlar. Hastanızı devletin bir hastanesine yatırabilmek için mutlaka bir torpil bulmanız gerekmekte. Her ne kadar sınıfsız bir toplum olduğumuz söylense de buna insanın pek inanası gelmiyor gördükçe usulsüzleri, suiistimalleri, yolsuzlukları. Yasalar artık vatandaşı can, mal güvenliğini koruyamaz durumdalar. Memleketim bin bir parça olmuş bölünüyor, satılıyor, çeteler, mafya bozuntuları, katiller, bankaların kasalarını boşaltanlar, arsa vurguncuları, şeyhler, şıklar, din hokkabazları itibar görüyor Türkiye'm de. Tarikatlar Vatanımın dört bir yanında şalvarlı, kapkara sakallarıyla ceplerini dolduruyorlar sanki Asteğmen Kubilay onları Menemen'den seyretmiyormuş gibi. Kendilerini falanca tarikatın sözcüsü olarak tanıtan kalpazanlar kurdukları holdinglerine kaynak olarak gençliklerini gurbet illerde bırakmış gurbetçilerimizin yıllardır alın terlerine nasıl gözlerini diktiklerini ibretle izliyoruz televizyonlardan. Yurdum da solcuyum diyen, sosyalistim diyen, demokratım diyen insanları mahpus damlarında ihtiyarlatan mahkemeler ne kadar da hoş görülü yolsuzluğa bulaşmış insanlara karşı. Memleketin en verimli tarım arazilerinden birine, Ford'un Fabrika kurması daha plan aşamasındayken oluşan sivil toplum kuruluşlarının koydukları tepkilere karşı Türkiye'nin o zaman ki Cumhurbaşkanı olan Sayın Süleyman Demirel her zaman ki pişkinliğiyle ''Ben bu fabrika için Cumhurbaşkanlığı Köşkünün Bahçesini bile veririm'' dediği günler hala hafızalarımızda. Amerikan Cargill firmasının Bursa'nın Orhangazi ilçesi yakınların da ki yatırımı birinci sınıf tarım arazisi üzerin de olduğu gerekçesiyle Danıştay kararıyla durdurulmasına rağmen AKP Hükümeti Cargill lehine af yasası çıkarma cabası içerisin de. Ve tohum yasası sessiz sedasız geçiriliverdi meclisten şimdi tek umut her zaman ki gibi Cumhurbaşkanı Sayın Necdet Sezer derken maalesef o da yasayı onayladı. Tohum yüzlerce, binlerce yıllık bu topraklarda ki ortak mirasımız. İşte bu ortak mirasımıza yabancı tohum şirketleri el koyuyorlar. Türkiye Tohumculuğuna nizam getiriyoruz teraneleriyle meclisten geçirilen yasa, Türk Çiftçisini Cargill, Novartis, Monsanto, Dupont, ADN, Bayer gibi çok uluslu firmaların kucağına atıyor. ABD askeri harekâtıyla beraber Irakta yaptığı ilk iş Irak çiftçisinin tohum saklama, paylaşma ve yeniden kullanma geleneğine el koymak oldu. Yakın komşumuz da ki işgal edilmiş topraklar da silah gücüyle alınan kararlar, ülkemiz de oylarla seçilmiş bir meclis tarafından oylanarak yasa haline getiriliyor. Her gün bizler değilmiyiz çocukluk dönemlerimiz de yediğimiz etin, domatesin, biberin, içtiğimiz sütün, ayranın tadının bir başka olduğunu. Tadını bulamıyoruz tabiî ki şimdi. Nedeni belli bizim, bu toprakların öz varlığı olan, ninelerimizden dedelerimizden bizlere aynı bu topraklar gibi miras kalmış geleneksel tarım ürünlerimiz yavaş yavaş yok edilmesinden başka bir şey değil. Tohum bizim tarihimizdir, tohum bizim binlerce yıllık tarihimizdir, tohum bizim geleceğimizdir, çocuklarımızın, torunlarımızın, kızlarımızın, oğullarımızın sağlığıdır. Taşköprü sarımsağı işte bizim özellikle korumamız lazım olan değerlerimizden biri. Onu mutlaka korumamız gerekli. Aynı vatan toprağı gibi. Çünkü bu tohum yasası, Taşköprü Sarımsağı gibi bizlerin en kıymetli varlıklarımızı çok uluslu şirketlerin eline geçmesine olanak tanıyor. Köylünün elinde tohum saklama özgürlüğünü elinden alıyor. Geleneksel tarımı, köylülüğü, küçük aile işletmelerini ortadan kaldırıyor. Köylüleri köylerden koparıp şehir varoşlarının işsiz güçsüz yalnız insanları yapıyor. Bu gün hibrit tohum adıyla bildiğimiz tohumlar altın fiyatıyla eşit pahalılıkta. Ve bu tohumları ikinci yıl ekemiyoruz. Niğde, Nevşehir illerinde ekilen patateslerde görülen patates siğili veya diğer bir adıyla patates kanseri denilen hastalığın ithal patates tohumuyla geldiği biliniyor. Yıllardır yurdumuzda çöreklenmiş çok uluslu tohum şirketleri bizim tohumlarımızı alıp genleriyle onayarak GDO yani genetiği değiştirilmiş organizmalar olarak bizlere sattıkları bir gerçek. Yeni tohum yasasıyla bu talan, soygun düzenlerini daha serbest bir şekilde uygulama olanağı bulacaklar. Memleketimizin en kıymetli tarım arazileri yabancılara endüstriyel tarım arazileri kurulması için satılıyor, memleket toprakları peşkeş çekiliyor sorumsuzca. Mutlaka köylüler Kooperatifler etrafında örgütlenmeliler. Bu iğrenç gidişe dur demenin tek yolu örgütlü bir köylü hareketidir. Tarım bu memleketin ekonomisinin dinamosudur. Ve bu önemli sektör IMF kararlarını uygulayan korkak yöneticiler tarafından yabancı firmaların eline geçmektedir. Fındığı, pamuğu, üzümü, narenciyesi, mısırı, pancarı para etmeyen bir Türkiye'nin sarımsağı para ediyorsa sarımsak üreticisi oturup geleceğini düşünmelidir. Köy köy örgütlenmeli, sarımsak tohumunun yabancı çok uluslu tohum şirketlerinin eline geçmesini engellemelidir. Sarımsağın fiyatını sarımsağı alanlar değil, üretenler belirlemelidir. Sarımsağın tohumu Taşköprü sarımsak üreticilerinin kurduğu bir üretici kooperatifi tarafından sertifikalandırılmalıdır. Bugün 30 Aralık 2006. Erkenden Mersin Haline gitmek için kalktım. Aşağıya indim. Yılın son günü. Otobüs durağı yine öğrenci dolu. Onlarla her gün olduğu gibi selamlaştım. Türkiye'nin geleceği olan gençlerimiz nasılda pırıl pırıl. Tertemiz. Sonra Hacı Baba'ya uğrayıp çorbamı içtim. Ardından ver elini Mersin Hali. Tam arabamdan inerken haberler den Saddam Hüseyin'in İdam edildiğini öğrendim. Bir an içim burkuldu. Onun yaptığı zorbalıkları, zulmü , Halepce katliamını unutmuş değilim. Fakat işgalci Amerikan Güçlerinin Irakta yaptıklarını gördükce bir saf tutmam gerekirse Iraklı Direnişçilerle aynı tarafta olmam gerektiğini düşündüm. Ve koskoca bir İslam Dünyasınca kutsal sayılan bir günde kışkırtıcı Amerikan Emperyalizmini bir kez daha lanetledim. Sonra Dünyada ki Müslüman Ülkelerdeki ABD yanlısı kukla Hükümetleri düşündüm. Ve sonra Irak'ta; Bush ve Askerlerine Vatanlarını teslim etmeyen Iraklı Direnişçilerin muzaffer olmalarını diledim. Nice yeni Vietnamlar diyerek noktalarken yazımı, Tüm Taşköprülü Hemşerilerimin Kurban Bayramını ve Yeni Yıllarını Kutluyorum. Nadir Serdar Işıklı |